|
Türkçe Nasıl Kirletildi Tarihi Sorgulama
Felakete Giden Bir Başarı :
Site Yöneticisi Notu: DeÄŸerli hocamız TürkoloÄŸ Prof. Geoffrey Lewis 2009 yılı Ocak ayında hakka yürümüÅŸdür. Türk Dili ve Edibiyatına eÅŸsiz katıkısı olan bilim adamına hakdan rahmet diliyoruz. Prof. Lewis'in anısına bu yazıyı tekrar koymakda yarar görüyoruz.
Ben bir araÅŸtırmacı deÄŸil, hayat okulu mezunuyum. DoÄŸu Türkistan'a duyduÄŸum hayranlığa raÄŸmen, benim kısmetim, meslek hayatımın baÅŸlıca ilgi alanı olan Türk dili olmuÅŸtur. Zaman zaman ÇaÄŸatay'ca okuttum, hatta sınıfımda öÄŸrencilerden birisi, ilk MoÄŸol İmparatoru soyundan olan Babur tarafından yazılmış ve bozulmamış "Baburname"yi okumak istemiÅŸti. Bu akÅŸam konuÅŸmamın konusu Türk dilindeki reform olacak. O nedenle de, Kitabın adını "Felakete Giden Bir BaÅŸarı" koydum.
Bu akÅŸam konuÅŸmam Türk dilinde yapılan yeniliklere odaklanacak. Kitabımın adını her ne kadar “Felakate Giden Bir BaÅŸarı” koysam da, yenilik, konuÅŸma dilinde aşırı etkisi olmamıştır. 1930 öncesi konuÅŸulan dil ve daha sonra geliÅŸen nesillere yaptığı etkinin gittikçe nasıl anlaşılmaz hale geldiÄŸine bakacağız. Açıkca söylemek gerekirse baÅŸarılı da olmuÅŸtur. Yenilikcilerin etnik temizleme amaçlarında son yüzyılda Türkçe olmayan yabancı kelimeleri arıtma harekatı, aynı yedinci yüzyılda yapılan deÄŸiÅŸiklik gibi olmuÅŸtur. Amacım, neden bu baÅŸarının bir felaket olduÄŸunu olabildiÄŸince göstermeye çalışmak olacaktır.
Osmanlı İmparatorluÄŸu 1922’de sona erdi, fakat edebiyat ve yönetim dili olan Osmanlı Türkçe’si, 20. asırın ortasına kadar ölmüÅŸ bir dil olmadan geniÅŸ kelime daÄŸarcıklı ve İngilizceye en çok yaklaÅŸan dildi.
Yürekten de tam Türkçe’ydi; kuramı ve sözdizimi Türkçe, ne varki, Hapoyan (KirletilmiÅŸ Bir Dili Temizleme Harekatı) 1907’de basılan Osmanlı Türkçe’si KonuÅŸma Diline % 40’ı arapça ve farsça grameriyle tamamlanmıştı. Bunun nedeni de, Osmanlı zamanla bu iki dilin bir çok özelliklerini kıyasıya kullanmış olmasıydı. ÇoÄŸul kelimeler farsça ve arapça’dan alındı. arapçadan da dilin hastalığı olarak bilinen konuÅŸma grameri ithal edildi. Daha öteye giderek, Türkçe’de sıfat, ismin yerini aldı, fakat tümleç arapça ve farsça sıfatlarla tamamlandı.
İki arapça sıfatın ortasına tamamlayıcı farsça’dan ithal edilen i harfi koymakla, yalnız Osmanlı devlet adamları ve yüksek tabakanın girebildiÄŸi yüksek ve kapı (gate and high) anlamına gelen Bâb -i- âlî, sözcüÄŸüne i harfini iki Arapca kelimenin ortasına koymakla yenilik yaratılmış oldu.
Eski Türkler hayvancılıkla geçimini saÄŸlayan insanlardı. MoÄŸolların baskısına uÄŸrayınca güney ve batıya göç etmeye baÅŸadılar. 11. yüzyılın baÅŸlarında Orta doÄŸuya gelenler, İslamiyetle de tanıştı. Okumasını bilenler Arap-Fars alfabesini öÄŸrendi. Yörükler için kendi dilleri elbette oldukça zengindi, ancak sanat, tasavvuf ve felsefe kavramlarında yeterli olmadığı için arapça ve farsça kullanma zorunda kaldılar.
Ne var ki, yeni dili kullanmakla, basit ve sade olan sözcüklerde deÄŸiÅŸtirilmeye baÅŸlandı.
ÖrneÄŸin, ôd kelimesi yerini farsça olan– ateÅŸ sözcüÄŸüne terke etti ve 20. y.y. kadar yalnız ÅŸairler ÅŸiirlerde kullandı.
Öz Türkçe olan sin veya sinle, yerine arapça kökenli olan Mezar kelimesi kullanılmaya baÅŸlandı. Sin ve sinle yalnız ÅŸiir yazgılarında kalmış omasına raÄŸmen günümüzde halen Orta Anadoluda kullanılmaktadır.
17. y.y. basılan Gami al-Faris sözlüÄŸünde sinle kelimesi ‘yalnız kâfirlerin yani Müslüman olmayan insanların mezarları için kullanılan bir kelimedir’ diye açıklama getirmektedir. Müslüman için mezar kafir için de sinle kullanılır diye bilgi vermektedir.
Klasik Türkçe ÅŸiirlerde -dir –(is) veya idi – (was) kullanılmaya baÅŸlandı. Türkçe, arapça ve farsça karışımı olan bu sözcükleri ne Osmanlı hanedanları, ne Araplar ne de Yunanlılar anlıyordu. Bu sözcük anca 19.yy yarısında baÅŸlayan gazetecilik, yazarlar ve köÅŸe yazarları gazetelerde, magazin ve dergilerde yazmaya baÅŸladı. arapça, farsça gramer kelime yapısı yerini yeni Türkçe’ye terk etmeye baÅŸladı.
Ulüm-i tabiiye, arapçada çoÄŸul anlamda olan ulûm yerine Türkçede çoÄŸul anlamda olan ilimler kulanılmaya baÅŸlandı. Fakat farsça olan i diÅŸil bir harf ekleyerek diÅŸile çevrilip sıfatı da sonuna ekleyeyip yine arapça bir kelime yaratıp tabiî ilimler kulanılmaya baÅŸladı çünkü gazete ve dergi yazarları için daha kolay bir seçenekti.
Åžair Mehmet Akif 1910 yılında ÅŸu yazıyı yazmıştı; ‘gazetelerde verilen bir haber sanki bir adi suçu anlaşılması zor bir dilde sıradan dinleyen bir insanın anlamaması için din kültünde’ yazılmış gibi diye eleÅŸtirmiÅŸti. Yazılması gereken de halkın anlayacağı bir dilde olması gerekti. Ancak bu da senelerden sonra geliÅŸmeye baÅŸladı.
Bu tür düÅŸüncede Mehmet Akif hiç de yalnız deÄŸildi, 1928 de baÅŸlayan Türkçeyi yabancı kelimelerden temizlenme hareketini baÅŸlatan arapça ve farsça alfabesinden temizleyip latinceye kaydırma enerjisini Kemal Atatürk’ün cumhurbaÅŸkanı olma yetkisinden alıyordu. İki yıl sonra, bir kitabın önsözünde yazığı gibi ‘Türk Ulusu nasıl ki, yurdun bağımsızlığını yabancılardan aldığı gibi, öz dilini de yabancı sözcüklerinden kurtarmalıdır’ demiÅŸti.
Böylelikle bu söz yazılan kitapların özsözü olarak geçecekti. Ne var ki, daha önce sözü edilen “Türkçe en zengin dillerden biridir demiÅŸtik ancak suistimal edilmeden kullanmak ÅŸartıyla” tümcesine hiç dikkat çekilmedi. arapça ve farsça kelimelerin karşıtı Türkçe kelimeler bulunmalıdır diye düÅŸünmüÅŸtü. Bunun üzerine tarihçilere bir liste vererek göreve çağırdı.
Dört kelimeden oluÅŸan arapça kökenli beÅŸeriyet menÅŸe ye mebdei (The source and origin of human kind) kelime kendisine getirildiÄŸinde insanların nereden ve nasıl geldikleri (Where humans came from and how they came) , diye düzeltti fakat gramer olarak Türkçe olsa bile insan (human) sözü ve (and) , arapça olmasına deÄŸin türkce diline oturup yeniliÄŸin bir parçası olmuÅŸtur.
YeniliÄŸi anlamak için Atatürk’ün iki ayrı özel zevki olduÄŸunu bilmeniniz gerekir. Birisi tarih, diÄŸeri de etimoloji yani dil bilimi. Atatürk’ün tarih, bilim, dil ve dilin özelliÄŸinin korunmasına karşı ayrı bir baÄŸlılığı vardı.
Buna eÅŸdeÄŸerde Türk etimolojislerinin (dil bilimcilerinin) Amerika’da bulununan iki ayrı yerin isminin Türkçeden kaynaklandığını savunması gibi Niagara ÅŸelalesinin (What tumult!) Ne yaygara! ve Amazon nehrininin Ama uzun! (But it's long!) beÄŸenmiÅŸ olsa bile tartışma götürebileceÄŸini düÅŸündü, ne var ki hiç bir yandaşı bir akÅŸam yemeÄŸinden sonra “PaÅŸam, herhalde ciddiye alacak deÄŸiliz” demesini beklerken tam aksine onlarda aynı havadan gitmiÅŸlerdi.
Atatürk’ün 1932 yılında kurduÄŸu Dil Kurumunun baÅŸkanı batı kaynaklı olan “akademi” (academy) kelimesi Türkçe olan ak adam: - ak (white) ve adam (man). Burada ak Türkce olmasına deÄŸin adam kelimesi yine arapçaydı.
1932 yılında Türkçe kelimeler derlenmeye baÅŸlandı. Her ilin valisi bir komite oluÅŸturup halk arasında kullanılan kelimelerden oluÅŸan bir bilgi daÄŸarcığı hazırlamaya baÅŸladı. Hemen bir yıl gibi bir zaman diliminde 35 000 gibi kelime derlendi. Bu arada dil uzmanları eski Türk Dillerinden yaklaşık 150 kitap karıştırıp zamanlarca Türkçede kullanılmayan kelimeler derleyerek bu sayı hemen 90 000 ulaÅŸtı. 1934 yılında bu ortak çalışma Tarama Dergisi (Combing Compendium) adı altında toplandı, hazırlayanlar çoÄŸu kelimelerin karşısına soru iÅŸareti koymuÅŸ olmasına deÄŸin bazı hararetli olanlar bu kelimeleri kullanmakdan hiç de çekinmediler.
Pen anlamında olan kalem’e baktığınızda arapçadan alındığını görürsünüz. Yeni Türkçe olarak yaÄŸuÅŸ veya yazgaç ya da çizgiç veya kavrı, kamış veya yuvuÅŸ gibi karma karışık bir kelime zenginliÄŸi ortaya çıktı.
Akıl (intelligence) için tam 26 eÅŸ anlamlı kelime bulundu. A’dan Z’ye varıncaya kadar. Hediye (gift) için de tam 77 benzer bir kelime listesi sunuldu. Sonuçta ArmaÄŸan, kelimesi seçildi fakat buda Türkçe deÄŸildi farsçadan alınmış bir kelimeydi.
Gazeteciler, köÅŸe yazılarını Osmanlıca yazıyor Dil Kurumu görevlileride yani ikameciler, Tarama Dergisini karıştırarak Türkçe karşıtlarını bulup derleme yapıyorlardı. Bir baÅŸka gazatede kendi istekleri doÄŸrultusunda kelimeler kullanmaktaydı. Bu durumda Atatürk yeniliÄŸin çıkmaza girdiÄŸini görüp, en akılcı dilin kendi özelliÄŸini koruyup, anlamdaÅŸ sözükleri bulup dilbilimcilerin oluruna sundukdan sonra kullanılmaya baÅŸlaması emrini verdi.
Bunun üzerine rasgele kelime bulunmaktansa, arapça ve farsça olan sözcüklerin anlamdaÅŸlarını bulup yanlışları düzeltmeye baÅŸladılar. ÖrneÄŸin, arapça olan maarif (education)’i çok eski olan eÄŸitmek (to educate) sözüyle yenileyip yerine eÄŸitimi kullandılar. Kusura bakmasınlar fakat mantıkla örtüÅŸmeyen bir yanlışlık yapıyorlardı; eÄŸitmek yanlış kullanılıyordu. Eski bir Türkçe olan insan ve hayvanları doyurmak anlamına gelen igidimek (to feed people or animals) sözünü kullanmak istemiÅŸlerdi. Fakat (education) anlamına gelen eÄŸitimin modern Türkçe’ye girmesine engel olamadılar.
AraÅŸtırmacılar Millet’e (nation) sekiz ayrı farklı eÅŸ anlamda kelime buldular. Bunların arasında uluÅŸ ve ulus. Bunlardan Ulus’u seçtiler oysa UluÅŸ daha doÄŸru Türkçe idi. MoÄŸolca Millet deÄŸilde Vatan anlamındaydı. MoÄŸolca imparatorluk veya halk anlamına gelen 19.yy dan günümüze dek, ulus kelimesi tercih edildi. Dil Bilimcileri arapça sıfat yardımcı fiili olan –î için anlamdaÅŸ bulamadılar. Onun yerine fransızca olan el veya –al kullandılar ve millî (national) yerine ulusal, kültür yerine kültürel seçildi. En azından yarı MoÄŸol yarı Fransız olmasıyla dil ÅŸovanisti olmadıklarını vurguladılar.
Ne var ki, bugünkü adıyla (National Library) Millî Kütüphane, yarı arapça yarısı da farsça olan isim bir türlü yerini Ulusal Kitaplık olarak alamadı. Herhalde Dil Bilimcilerin dikkatinden kaçmış olması gerekir diyebiliriz fakat kasıtlı bırakılmış olmalısı da büyük bir varsayımdır.
Son zamanlarda bina için kullanılan altyapı (under-building) yerini fransızca olan enfrastrüktür’e kaptırmıştır. Kazı (excavation) ve çaÄŸrışım (association of ideas) arapça olan hafriyat ve tedai yerine kullanılmaya baÅŸlanmıştır.
Bu kadarı felakete giden bir yenilik nedeni oluÅŸturmaz diyebilirsiniz. Ancak her dil kendi içinde yeniliklerini yaratır. Dil bilimcileri kullandıkları kelimenin kendi dilinde anlam taşımıyor olmasını, sorun görmeden yabancı kelimeleri kullanmakta özen gösteriyorlar. Hele hele son zamanlarda okuyucu anlamakta güçlük çeksin veya özgün bir dil yaratma pahasına yabancı kelime kullanarak dilin özünü bozmaya devam etmektedirler.
Çok eski arapça olan medeniyet (civilization) 19.y.y. Türk’ler tarafından kullanılmaya baÅŸlayınca Arap’larda sahip çıktı ve Türkçe’den aldılar. Ne varki bunun tam karşılığı Uygur kaynaklı doÄŸu Türkistandan gelen uygarlıktı. Bugün medeniyet ve uygarlık farklı anlamlarda da kullanılıyor. Yaptığım küçük bir araÅŸtırmada bunu fark ettim. İzmir’e kuzeyden girerken bir levhada Yayaya Saygı Uygarlıktır (Respect for the Pedestrian is Civilization) yazısını görürsünüz.
HoÅŸ iki ayrı taksi ÅŸoförüne uygarlığın anlamını sordum, uygarın modern veya çaÄŸdaÅŸ anlamına geldiÄŸinde ortak görüÅŸde olduklarını ancak uygarlık ve medeniyetin farklı anlamlar taşıdığını savundular.
Konuyu biraz deÄŸiÅŸtirip hayran kaldığım bilimden teknik terim olan bir yenilikten söz edeyim. 1937’ye kadar, Türk okullarında geometri hala Osmanlıca sözcüklerle okutuluyordu. İki arapça kelime bir de farsça olan i birleÅŸtirerek zaviye-i kaime (Right angle) diye söyleniyordu. Bu günlerde buna arapçanın doÄŸrudan çevirisi olan dik açı deniliyor.
Bu deÄŸiÅŸim 1936/7 kış döneminde baÅŸladı. Atatürk geometriye giriÅŸ üzerine bir kitap hazırladı isimsiz olarak bastırmıştı. Bugün bile geometride o günden kalan sözcükler kullanılmakta.
Bir üçgenin alanı tabanın yüksekliÄŸiyle çarpımının yarısına eÅŸit olduÄŸunu hepimiz okulda öÄŸrendik. Gelin Dilde yapılan reformdan önceki ÅŸu eski anlatıma bakalım:
Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesinin irtifaına hâsıl-ı zarbinin nısfına müsavidir.
Bu günkü anlamıda: Bir üçgenin yüzölçümü tabanının yüksekliÄŸine çarpımının yarısına eÅŸittir.
Siyasetin her iki aşırı uçları da dilde yapılan yeniliÄŸe karşı geliyordu. Komünistler bunun bir burjuva özentisi olduÄŸunu düÅŸünüp, aşırı saÄŸ tabanda Türkçe’yi tahrip edici Türkiye Türkçe’siyle eski Sovyet Türkleri arasında uçurum yaratmak istiyorlar diye suçluyorlardı. Edebi dille, resmi dil arasında ki uçurum gittikçe geniÅŸ tabana yayılıyordu. Ünlü ÅŸair ve oyun yazarı Nazım Hikmet (1902-63) en tanınmış komünist olarak biliniyordu. O bile “temiz Türkçe” kullanmaya özen gösterip Atatürk’ü takip etmiÅŸ olsa bile yabancı kelimelerde kullandı.
Atatürk’ün reforma olan düÅŸkünlüÄŸü 3 Ekim 1934 tarihinde büyük bir ÅŸok yaÅŸamıştı. Yeni dilde bir konuÅŸma hazırlayıp İsveç Prensi ve Prensesinin onuruna verdiÄŸi yemekte okudu.
Hayatı boyunca konuÅŸtuÄŸu ve bildiÄŸi bir dille yazıp bir ilkokul talebesinin okuduÄŸu gibi arapça ve farsça kelimelerin yerine yeni Türkçe kullanarak bir yenilikçi tavırla okuması, uzaktan bakan bir dinleyici, bu yeniliÄŸin gerçekden çok ileriye gittiÄŸini fark edebiliyordu. Bunun farkına kendisi de vardı fakat konuÅŸmasını bitirmiÅŸti.
Atatürk’ün emriyle Dil Kurumu, GüneÅŸ Dili Teorisi (yani Aydınlık Dil Teorisi) adı altında dil kursları baÅŸlatmıştı (the Sun-Language Theory) Kasım 1938 Atatürk’ün ölümünden sonra Ankara Üniversitesinde verilen Türkçe dersleri Dil Kurumu Genel Sekreteri İbrahim Dilmen tarafından iptal edildi. Nedenini soran öÄŸrencilere Dilmen “GüneÅŸ öldü, teori yaÅŸarmı” diye yanıt verdi. O günden bugüne dek Türkçe büyük yara almaya devam etti.
Dil Kurumu 11 AÄŸustos 1983 itibariyle BaÅŸbakanlığa baÄŸlanarak yeni kimliÄŸiyle Atatürk Dil Tarih ve Kültür Enstitüsü adını aldı. O günden bugüne dildeki Osmanlı kelimelerin yenilenmesi son buldu.
Fransızca keliÅŸmelerin ithali 19. yy baÅŸladı. Yakın tarihde Yüksek EÄŸitim Kurulu internet veri tabanlı bir kanun tasarısı hazırladı. Türkçe’de hiç yeri olmayan akreditasyon ve akredite gibi iki ayrı kelime vardı. Türkçe sözlüklerde bulunmayan fransızcadan çalınan en gülünç bir kullanımdı. Buna benzer dikkatimi çeken diÄŸer sözcükler arasında Ezgoz emisyonu ölçüm istasyonu (exhaust emission measuring station) yalnız üçüncü kelime Türkce’dir diÄŸerleri ingilizce fransızca kelimelerin Türkce okunuÅŸudur.
Hemen 1974’e dönelim, Türk dilbilimcilerinin ilk nesilinden olan Özcan BaÅŸkan Türkçe ve İngilizce fransızca’ya kıyasla Franglais yaratırcasına Türkilizce oluÅŸturdu. 1960’dan sonra da fransızca kelimeler baskın olmaya baÅŸladı. İngilizce’de balloon kelimesi Türkçe tekil balon çoÄŸul olarak da balonlar olarak kullanılmaya baÅŸlandı. TarihiGöreme harabesi olan (ancient Cappadocia) bölgesinde turistik amaçlı bir firma "Kapadokya Balloons" adıyla uçuÅŸ gezisi düzenlemekte. Bu doÄŸrudan İngilizce ve fransızca kelimelerden çalıntı yapıp zekice Türkçe ile alay ettiklerinin farkında bile deÄŸildiler.
Daha doÄŸrusu Türkçeyi bırakıp da ingilizce kelimelerle konuÅŸanlar bana utanç vermekteler. ÇoÄŸu insan operasyon yerine opereyşın, spekülasyon yerine spekülasyşın kullanmakla önceki sözün fransızca sonrakininde ingilizce olmasıyla acaba yeni bir dil Türkilizce mi yaratmaya çalışılıyor.
Yeni Dil Kurumu yabancı kelimelerin yerine Türkçe kullanılsın diye öneride bulunuyor fakat dinleyen kim. Türkçe gazete ve dergilerde bile eski Osmanlıya dönüÅŸ yapılıyormuÅŸ gibi Osmanlıca sözcükler kullanmakla öz Türkçe yok ediliyor. Osmanlıcanın 20 yıl önce baÅŸladığını birisi söylese saçma diyebilirsiiz fakat gerçektir.
Buna bir örnek verecek olursak, geçen yıl Nisan ayında gazetelerde terrorists kelimesi teröristler olarak kullanıldı. Otelde DehÅŸet (Terror at Hotel) tabi ki, DehÅŸet arapça olup Osmalıca terör demekti. AkÅŸam Gazetesi 15 Ekim 2001’de Türk Ordusu kısmi teyakkuz’a (partial alert) girdi sözünü kullandı. Bu iki kelime de arapça’dır. Elbette, Osmanlıca dili kullanmak isteyenlerin kulağına hoÅŸ gelecektir. Ne yazık ki, bu da dilde (yeniliÄŸin) çoktan yok olduÄŸunu göstermektedir.Son günlerde dil bilimcileri hiç bir yenilik yapmadı tam aksine çoÄŸu öz Türkçe kelimeler ingilizce, fransızca ve arapca kelimelerle deÄŸiÅŸtirilmeye baÅŸlandı.Beni en fazla üzende fransızca ve ingilizce bilenlerin deÄŸiÅŸtirmeye neden gerek duymuÅŸ olmalarıdır.
Ne var ki, 50 yıllık bir beyin yıkama hareketinin yok edilmesi zor gibi görünüyor. Sözlerimi iki ayrı yenilikçi kelimelerin nasıl kullanıldığıyla bitirmeye çalışacağım. arapça tabanlı olan istiklâl (independence) ve hürriyet (freedom) bağımsızlık ve özgürlük anlamındadır. Buradaki bağımsızlık ek fiil dönüÅŸümü ım dır fakat baÅŸ bir isim olup fiil tabanlı bir kelime deÄŸildir.
Burada en iyi kullanılması gereken özgürlüktür. Çünkü Öz (pure) ve gürlük de (abundance) anlamındadır fakat buda bağımsızlık (freedom) anlamında olmasa bile en yakınıdır. Bu iki kelimenin eleÅŸtirisini yapan çoÄŸu kiÅŸiler bir gerçeÄŸi unutuyorlar; birinci sözcük kelime kuralına uymuyor, ikincisinin de kelimenin duygusal içerikli olmamasıdır.
Binlerce Türk hürriyet ve istiklâl için canımız pahasına savaşır ve ölürüz diyebilirler, bunlardan kaç tanesi özgürlük ve bağımsızlık için aynı sözü kullanabilir? 1950’lerden sonraki kuÅŸaklar İstiklâl BeyoÄŸlu’nda bir cadde ismi olarak kullanılırken, Hürriyet’in günlük bir gazete adı olduÄŸunu Beyazıt’ında İstanbul’da bir meydan olduÄŸunu bilirler. Peki, bunlardan kaç tanesi özgürlük ve bağımsızlığın, büyük nesil ve dedeleri için hürriyet ve istiklâlle eÅŸanlamına geldiÄŸini bilebilirler? Bir İngiliz de özgürlük (freedom) ve bağımsızlık (independence) için savaşır ölebilirim diyebilir ancak bir dil özünü, insanların kullandığı sürece yaÅŸar.
Prof. Geoffrey Lewis.
Bu çeviri kısaltma yapılarak Veyis HaydardedeoÄŸlu tarafından yapılmıştır. arapça, farsça, ingilizce ve fransızca küçük harflerle çevirmen tarafından kasıtlı yazılmıştır. Prof. Geoffrey Lewis gibi yürekli insanlara daha Türkiye’nin çok ihtayacı olduÄŸu bir gerçektir. Evet son zamanlarda yeni bir dil yapılmaya çalışılıyor onun adı TÜRKİLİZCE. Prof Lewis’e sonsuz saygılar
|